3 Kasım 2025 Pazartesi

İNCİR YAPRAĞINA YAZILANLAR;BİR PAZAR GÜNÜ

 Hani bir dursun dersin ya soluğunu kesen- hayat-. Sen durursun da nafile o durmaz . Hayat durmaz. Güneş durmaz. Yıldızlar durmaz. Hele bulutlar hiç durmaz. Saatleri, saniyeleri saymıyorum bile. İşte onlar hiç durmayanlardan. Sen durursun da her şey sana bakar bakar geçer gider ardından. Durmaz.

“Neden çocuk doğurmak ister insan?” diye başlamıştı hikâye.

Güzel, güneşli bir pazar günüydü. İki gece önceden esip gürleyen hava; şimşekler çakarak, gürültülerle ve şehvetle yağan yağmur yerini pırıl pırıl bir güneşe bırakmıştı.

Her zamankinin aksine gülümseyerek, kaygıdan ve korkudan uzak, hiçbir şey ama hiçbir şey düşünmeden uyanmıştı. Gülümsemeye de devam etti yatakta yavaş yavaş sağa sola dönerken.

Kocasının ameliyatlı ayağı için yaptığı süngeri yastığın kenarından tutarak:
— Hiç ağrım olmadı… Hayret.
— Sanki birileri beynimin silme tuşuna basmış gibi sıfırlamış hayatı. Ben değilim hasta olan. Onca ameliyatları, ağrıları, kederli kötü günleri geçiren… Gözyaşlarımı bitiren...
— Hayretler içindeyim.
— Neler oldu, neler oluyor böyle?
— Dualarım kabul oldu da gebe miyim yoksa?

Peş peşe sıraladı düşüncelerini, sesli sesli. İçeriden kocası:
— Yok canım, daha neler! Ne gebeliği? Şimdi sırası mı? diye sitem etti.

Sesinde bir bıkkınlık mı başlamıştı ne ? Korktuğu mu gelecekti başına? Bu duyguyu yok saydı, önemsemedi.

— İyileştim ben, dedi. Kuş gibiydi ruhu. Doldurmamıştı yıllar ağırlığını sanki.

Güneş yatağın ucundan başlayıp tüm odayı doldurdu. Komidinin üzerindeki tozu fark ettirdi. Onu da önemsemedi.

Kahvaltı hazırlamak için mutfağa giden kocasının ardından:
— Seni seviyorum. Seni çok sevdim. Seni hep seveceğim,
diye bağırmak istedi.

Sevgiyle dolan yüreğinin sesini, tüm yaşadıklarını unutup sevdiği gerçeğini haykıracaktı.

Annesinin söylediğinin tersiydi evlilikleri. Evliliğin başlangıcında annesi demişti ki:
— Senin sevdiğin değil, seni sevenle evlen.

Öğüt buydu da tutulacak gibi değildi ki… Aşıktı. Gözü dönmüştü.ilk aşık olan da kendisiydi.Çok aşık olan da.  Eh, karşılığı da vardı. Mutluydular aslında. Pek de annesinin dediği gibi ters gitmemişti işler. Sevgiliydi, saygılıydı, ve hatta şefkatliydi kocası.

Hastalığın başlarında eksik olmayan taze çiçekler her ne kadar artık olmasa da mutluydular aslında.

Şu bebek meselesi olmasa… Şu olmazsa dünyanın sonu olacak olan, varlığının temel nedeni hâline gelen mesele olmasaydı.

Türlerin devamı için değildi ki sevişmeleri. Aşktı, güzellikti, sonsuzluktu. Dünyanın yeniden yaratılmasıydı.

Ona göre de işin içinde başka şeylerin varlığını, sonu gelmez “tüp bebek” denemeleri öğretti. Amaç, varlığın korunmasıymış. Bilemedi. Sonradan öğrendi. Ve hiç hoşuna gitmedi.

Başlangıçların birinin de sonu olduğunu anlayamadı.

Dünya düzeni Adem’den beri böyleydi: “Doğacaksın, büyüyeceksin, çoğalacaksın, öleceksin.” Kodlanmış genlerin sonsuz olup gitmesin diye... Sen kara toprağa karıştığında her bir hücren, hücrendeki aminoasitlerin kaybolsa da DNA sarmalın kaybolmasın. Amaç buydu işte varlığın.

Ve Adem’den beri filozoflar kafa yorsa da, sayfalar dolusu yazsa da, sözler bitip tükenmeden söylense de aslolan buydu işte:
Üreyeceksin.

— Kahvaltıdan sonra pazara gidelim mi? Balık canım istedi bugün. Çinekop alalım, dedi kocasına kahvaltılarını yaparken. Son çaylarını da bitirmek üzere lerdi.
— Gidelim, dedi kocası. Kalabalık olmadan.

Ameliyattan beri arkadaşının annesinden kalan tekerlekli sandalye ile dışarı çıkabiliyordu nasılsa. Pazar da yakındı, yanı başlarındaydı. Ve oldum olası severdi pazarları. Ve özlemişti.

Bu bile neşelendirdi onu. Pazar yolu, pazar ,neşesini daha da artırdı. Tezgâhların rengarenk liliği  yasaklansa da satıcıların eksilmeyen nidaları, sözleri, çağrıları...

Tenhaydı pazar, tahmin ettikleri gibi. Akşam pazarının kalabalığı yoktu daha. Meyveler, sebzeler seçilmeden almayı hep sevmişti. Sabah pazarı iyi olurdu da, eh biraz da pahalı. Etiketlerin üzeri çizilip fiyatlar yenilenmemişti daha. Satıcılar henüz yorgun değildi; neşelilerdi.

— Canlı balık, canlı balık! Yeni geldi, yeni geldi! Almayan bin pişman! Almayan bin pişman!
diye ünledi tezgahtaki genç balıkçı çocuk. Ellerinde mavi renkli eldiven vardı.
— Büyük balık küçük balığı yermiş .Balık yokmuş muş .

-bizde balık çok
— Bizde küçüğü de var, büyüğü de!
— Gel, taze balığa gel!

Bir kilo çinekop alıp döndüler evlerine.

Güzel bir akşam yemeğiydi; keyifli, huzurlu. Hastalık da olmasa daha da güzel olacaktı ya, Sarılıp sıcacık  yatmak da yetti onlara.

“İkisi de biliyordu.Gelen yaklaşan bir son vardı.Üzülüyor, kahroluyor,bunalıp daralıyorlard da 

birbirlerine göstermiyorlardı.Bildikleri,duydukları,hissettikleri sonu. Her gün, her saat, her an yakınlaştıkça yakınlaşan, mutlu olmayacak sonun habercilerini görmüyor; ‘yok öyle bir şey, yok’ diyerek, görmeyerek, duymayarak, yaşıyorlardı  her doğan güneşle gelen günü.”


Gece yarısı ambulans sesleriyle uyandı komşuları. Sekiz numaradaki meme kanseri olan genç kadın hastaneye gidiyordu. Bu kaçıncıydı hastane yolları... Şifa mıydı aradığı? Şifa onun için miydi hastane koridorlarında? Ölümü kovalayan çalışanların arasında da:

“Opere metastatik meme ca. Kemik meti nedeni ile opere.”

Notuyla kabul edildi yoğun bakıma.

Neden çocuk doğurmak ister insan? diye başlamıştı hikâye.

31 Ekim 2025 Cuma

ENEA MASALLARI II

 

POŞETE TAKILAN BALIK

Bir varmış, bir yokmuş.
Bu güzel dünyanın bir köşesinde  Enea adında bir çocuk yaşarmış.

Mevsimlerden yaz, aylardan temmuz, günlerden de pazar­mış.
Annesi, babası ve Enea, denize yüzmeye gitmişler. 

Enea, denize girmek, sulara dalmak, kumlarla oynamak için sabırsızlanıyormuş.
Çünkü Enea denizi, gözlük ve şnorkelle denizin içini seyretmeyi, balıkları kovalamayı çok seviyormuş.

. Enea, gözlüğünü ve şnorkelini alıp doğruca denizin mavi sularına dalmış.
Güneşin ışıkları denizin içinde pırıl pırıl parlıyormuş.

Az ileride, kayalıkların arasında garip bir şey gözüne çarpmış.
Oraya doğru yüzmüş. Bir de ne görsün! Kayalıkların arasında bir poşet dolusu balık var!

— “İmdat! İmdat!” diye bağırıyorlarmış.
Enea şaşırmış.

— “Ne yapıyorsunuz siz poşetin içinde?”
diye sormuş balıklara.

İçlerinden biri cevap vermiş:
— “Biz karnımızı doyurmak için bu kayalığa geldik. Sonra kendimi burada buldum.
Beni çıkarmaya gelen arkadaşlarım da yanıma geldi. Tam çıkacakken dalgalarla beraber bu şey (poşet) dönünce, hepimiz içinde sıkışıp kaldık.
Dışarıyı görüyoruz ama dışarı çıkamıyoruz. Her yeri kapalı.” demiş.

Enea, onları orada bırakıp doğru babasının yanına yüzmüş.

— “Babacığım, babacığım! Çabuk gel, kayalıkların arasında poşetin içine sıkışmış  balıklar var!”
— “Haydi, poşetin içinden onları kurtaralım!” demiş babası.

Babasıyla beraber yüzüp  Poşeti ve içindeki balıkları görmüşler.
enea nın babası  Balık dolu poşeti kayalıklara takıldığı yerden tutup çekmiş.
Sonra da balıkları serbest bırakmış.

Enea, balıkların kurtuluşlarını sevinçle izlemiş.
Kurtulan her bir balık, kuyruklarını sallayarak Enea’ya teşekkür etmiş.

Tatilleri bitip de evlerine dönerken, yolda Enea tüm olanları tek tek annesine anlatmış.

— “Aaa, gördün mü Eneacığım! Denizdeki poşet az kalsın balıklara zarar verecekmiş,” demiş annesi.kulandığımız poşetleri denize atmamalıyız demiş.


21 Ekim 2025 Salı

YEŞİL DOMATES AŞI

Evet sevgili bilgisayar,
Ne zamandır yazmamışız, paylaşmamışız yemek işlerini.
Hani herkes en çok annesinin yaptığı yemeğin lezzetini ararmış ya her zaman…
Bu, anneciğimin yaptığı ya da bildiği bir yemek değil ama benim sevdiğim, ekşiliğini beğendiğim bir tat.

Yazıp paylaşmak istedim. Duygu ve düşüncelerimi de kattım yemeğe; sanki daha bir güzel oldu gibi geldi bana.

Biraz domates, biraz pirinç, biraz felsefe, az biraz muskat …
Ne bileyim — şu günlerde eğlenmek, keyiflenmek istedi canım.
“Ne biçim yemek tarifi bu?” demeyesiniz diye açıklayayım dedim.
Benden yana hoş oldu, dilerim sizden yana da hoş olur.

Hadi bakalım, zamanınız varsa okuyun — iki dakika.
Daha da zamanınız varsa yapıverin bu aşıyı.
Yanında yoğurtla güzel oluyor; hafif, doyurucu bir akşam yemeği.
Keyifli geçsin günün kalanı, hadi bakalım.


Onlar ki yeşil yeşil diler önceleri…

Durdukça kızarıp kırmızı olacaklardı o güzelim yaz güneşinin sıcaklığında.
Kimisini de yemeseydi kurtlar, serpilip kızarıp görücüye çıkacaklardı mis gibi kokularıyla.

İşte böyle bir yer gördüm: domates tarlası.
İşte böyle de düşüncelere daldım.
Artık mevsim dönmüş, eylül geçmiş, ekim de neredeyse sona yaklaşmaktaydı.
Ama yeşilden pembeye, kırmızıya geçemeyecek domatesler dallarında canlı canlı durmaktaydı.

İşte Yeşil Domates Aşı için bekliyorlardı.
Anlattığım gibi yapın, ya da siz nasıl biliyorsanız öyle yapın.
Amaaa… yerken unutmayın ki onlar; hedefleri kızarmak olan ama hedeflerine ulaşamayan yeşil domateslerdir. Unutmayın.

Tarif:

  • Önce yeşil, artık kızaramayacak dediğiniz diri, taze, sulu, etli, canlı yeşilleri toplayın.
    Ya da semt pazarından, manavınızdan, marketinizden satın alın.
    Her neredeyseniz, mevsimin bu zamanı .

  • İyice severek yıkayın onları. Şefkat gösterin.
    Hedefine ulaşamayan domateslerdir onlar, unutmayın.

  • Soğanı yarım ay yarım ay doğrayın.
    Az suyla terletin, pişirin; şekeri çıksın.
    Su azalınca zeytinyağı ekleyin.

  • Az biraz muskat rendeleyin.

  • Yarım ay yarım ay doğranmış yeşil domatesleri (kabuklarını soyabilirsiniz) ekleyin, az biraz kavurun.

  • Çok iyi yıkadığınız, istediğiniz pirinç cinsinden keyfinize göre bir kaşık ekleyin.

  • Pirincinize göre su ekleyin — az olmasın, pilava dönmesin aşınız.
    Bu sulu bir Yeşil Domates Aşı, unutmayın.

  • Kısık ateşte ağır ağır pişsin.
    Üzerine kıyılmış maydanoz, dereotu, nane ekleyin.

  • En son da yeşile en çok yakışan sarı rengi, yani limon kabuğu rendesini eklerseniz, görseli de güzel olur.

Hedefine ulaşamayan yeşil domatesler de sizden razı olur.

RESİMLER:NURAY KADEM


3 Ekim 2025 Cuma

ENEA BULUTLAR ÜLKESİNDE

 

ENEA BULUTLAR ÜLKESİNDE

Bir varmış, bir yokmuş.
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer tellal iken… Masalımız başlamış.

Günlerden bir gün Enea, anne ve babasıyla beraber erkenden kalkmış. Dağlara gidecek, kayalara tırmanacaklarmış.

Enea çok heyecanlıymış. Çünkü bu, onun ilk uçak yolculuğuymuş!

Havaalanına geldiklerinde:
— Aaaa anneee, bak, bak! diye seslenmiş.
— Kocaman bir kuş!

Demiş Enea, uçağı göstererek.

Annesi gülümsemiş:
— O bir uçak tatlım. Ona bineceğiz ve havalandıktan sonra yolculuğumuz başlayacak.

Enea, annesi, babası ve diğer yolcularla beraber uçağa binmiş.
Annesi, Enea’nın  kemerini bağlamış.

— Aa, burada da kemer bağlanıyor mu? Arabamızdaki gibi? diye sormuş.
— Evet, aynen öyle, demiş annesi.

Artık Enea sabırsızlıkla uçağın kalkmasını beklemiş.
Uçak gökyüzüne yükselince Enea merakla pencereden dışarı bakmış.

— Bakın, bakın! Bulutların üzerinde uçuyoruz! demiş, bembeyaz pamuk gibi bulutları göstererek.

Uzun yolculuk sırasında Enea annesine yaslanıp uyumuş.
Rüyasında kendini Bulutlar Ülkesi’nde bulmuş. Bulutlarla arkadaş olmuş, onlarla saklambaç oynamış.
Enea saklanmış, bulutlar onu bulmuş. Bulutlar saklanmış, bu kez Enea onları bulmuş.Top da oynamışlar.

— Enea’cığım, uyan! Geldik!
Annesinin sesiyle gözlerini açmış.

🌿 Ertesi gün annesi ve babasıyla kayalara tırmanmak için dağlara gitmişler.
Yanlarına tırmanma iplerini, başlarına giymek için koruyucu kasklarını, acıktıklarında yemek için sandviçlerini almışlar.

Dağlara, kayalıklara geldiklerinde Enea, babasının sırtında tırmanmaya başlamış.
Gökyüzü masmaviymiş, bembeyaz bulutlarla doluymuş.

Kayalara çıktıklarında gökyüzüne ve bulutlara çok yaklaşmışlar.Enea onları seyretmeye başlamış.Rüzgarın önünde gidiyorlarmış.

Bulutlar  Enea’ya göz kırpmış:
— Hadi, bizi  yakala! 

Enea elini uzatmış onları yakalamak için  ama bulutlara yetişememiş.

 Enea heyecanla babasına dönmüş:
— Bulutları toplayıp eve götürelim mi?Uçaktayken  rüyamda , bulutlarla oyun oynamıştım.

Babası gülümseyerek:
— Bulutların yeri gökyüzüdür, onları eve götüremeyiz ki, demiş.

Enea da kayadan aşağıya inerken bulutlara el sallamış:
— Hoşça kalın bulutlar! Ben yine geleceğim!

Ve masal da burada bitmiş. 🌙✨



14 Eylül 2025 Pazar

VAPURDA.ŞAPKALI KADIN.İNCİR YAPRAĞINA YAZILANLAR

 Yalova vapurundayım. Aldığım sütlü kahveyi içerken, denizi seyredebileceğim sessiz bir köşeye oturdum. Ben, deniz ve elimde yudumladığım kahvenin kokusu vardı yalnızca.

Bir de hayallerim.


“Burası boş değil mi küçük hanım?” diyen kadının sesiyle bu dünyaya geri döndüm. Yalova vapurundayım ve İstanbul’a gidiyordum. Hafifçe kıpırdandım yerimde.Şapkaını çıkarıp kucağına koyup yanıma oturdu.

“Ben kendimle oturuyordum,” diyemedim.

Anadolu’nun bereket tanrıçası gibiydi kadın. Geniş kalçalı, tombul bacaklıydı. Tek kişilik oturma yerini fazlasıyla doldurdu. Fazla kalabalık olmayan vapurda, o da benim gibi denize nazır sessiz bir köşe aramış olacak ki yanıma oturuverdi. Oturur oturmaz telefonu çaldı. Alışılmadık bir şekilde, çocuk kahkahalarıyla dolu bir müzikle... Uzun uzun konuştu. Dinlemedim. Yavaşça çantamdan yeni aldığım kitabımı çıkardım: Halikarnas Balıkçısı — Aganta Burina Burinata.

Bu konuşma yüzünden, kahve eşliğinde okumaya çalıştığım kitabın sayfalarını, bir şey anlamadığım için baştan okumak zorunda kaldım.

“– Kusura bakmayınız, kızım aradı. Babası aramış; ‘Annen yine evde yok,’ demiş. Yaşlılık, ne yaparsınız... Unutuyor son zamanlarda. Söyledim halbuki, ‘İstanbul’a gidiyorum,’ diye.”

Telefon konuşması aniden bitince sevindim. Göz ucuyla telefonuna baktım. Yeni sürüm, pek de eski olmayan, parlak kılıflı bir akıllı telefonu vardı. Özenle çantasına koydu. Tombul elleri, yarısı çıkmış sedefli parlak ojelerle boyanmıştı. Hem sağ hem sol ellerinde, parmaklarında eski moda altın yüzükler, bilezikler... Eli kolu takı doluydu. Allah bilir, dedim, tüm kolyelerini de takmıştır. Kuyumcu vitrini gibi dolaşıp duruyordu ortalıkta. Allah korusun, karanlıkta, tenhalarda yakalayıp bir köşede soyarlar bu kadını.

“– Evlendim, oturdum kaldım Çınarcık’ta. Kızken çok gezerdim,” dedi birdenbire. Şaşırdım.

“– İstanbul’a gidiyorum, kızım orada,” diye devam etti. Ne vereceğim tepkiyi bekliyordu ne de bana söz hakkı bırakıyordu. Başını hiç bana çevirmeden,  konuşup duruyordu.

“– Yeşillik ve sessizlik içindeydim. Başlarda hoşuma gitti. Adını bilmediğim yığınla kuş, her birinin farklı ötüşü vardı. Cezbediciydi. Sonraları, o kuşların her birini sapanla vurup öldüresim geldi. Alışamadım. Oturdum kaldım Çınarcık’ta. Hiçbir yere kıpırdamadım. Çocuklar oldu peş peşe. Zaman nasıl geçti, anlayamadım. Kızken çok gezerdim. Kocam... çok kıskançtı. Salmadı beni sağa sola. Dünyamı küçülttü bu adam. Bayramları, o da yalnızca Şeker Bayramı'ydı, giderdim anneme. Huzurum kaçmasın diye ses etmezdi annem, gelmediğime. ‘Sükût et yavrum. Hep geçtik bu günlerden. Sabrın sonu selamettir. Sabır,’ derdi.

Çocuklarım dı umudum. Onlar da büyüdükçe huyları büyüdü. Benden ayrı, benden kopuk birileri olup çıktılar. Yine yalnız kaldım. Nasıl geçti onca sene, anlayamadım. Hiçbir şey de yapamadım.

İşte böyle... Hiç bitmeyecek dediğim dertlerim bitti. Hiç geçmeyecek dediğim günler geçti gitti.”

“– Yaşamak zorunda olduğum bir kader varmış,” diyerek, onaylamama ya da yorum yapmama izin vermeden, başladığı gibi aniden bitirdi konuşmasını.

Vapur iskeleye yanaşmadan kalktım. “İyi günler size,” diye vedalaştım yol arkadaşımdan. Yolcu kalabalığına karışıp indim vapurdan. İskele yanındaki banka oturdum. Yol arkadaşımı merak etmiştim. İzlemeye başladım. Onun vapurdan inişini göremedim.

Uzun süre bekledim. Kalabalığın içinde göremedim, diye düşündüm.

İskelenin kapısı açıldı. Vapurun insan kalabalığı, sabırsızlıkla boşalan vapura bindi.

Ansızın onu gördüm. Binen yolcular arasındaydı.

Şapkasından tanıdım.


4 Eylül 2025 Perşembe

BİR AYÇİÇEĞİ TARLASI:DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 

Eylül de görüldü takvim yapraklarında. Günler gene kendi bildiğinde, istedikleri gibi bana danışmadan akıp gidiyor. Deli gibi koşuyorum peşinden, bir kıyısından köşesinden yakalamak için ama olmuyor. Kayıp gidiyor elimin altından günler. Ne yapmalıyım? Sorun da bu işte. Düşünüp taşınıp da içinden çıkamadığım bir sarmal.



.Aykırı mı olmalı? Uçsuz bucaksız dünyanın düzlüklerinde aykırı mı gitmeli? Tersten mi akıtmalı nehirleri? Ki onlar coşkun akıp gitmedeler yolları boyu. Umursamaz. Kavuşma anının özlemi sarmıştır her bir damlayı. Deniz onları bekler.






Tarlada günebakanlar baş vermiş, zaman geçmiş, olgunlaşmış, eğmişlerdir başlarını. Artık hasat vaktidir. Kadere boyun eğiştir her birinin sonu. Toprakla buluşan tohum, yeşerip büyüyen, güneşe dönen yüzleri ile ay çekirdekleri…


Büyüyüp yaz boyu güneş, toprak, mutluluktur yaşadıkları. Hep beraber, ayrı ayrı. Erken açanlarla açmada geç kalan aykırı günebakanların nedir ki kaderi? Aykırılığı kabul etmeyen, aykırılığı affetmeyen, aykırılara acımayan tarla hasadı… İşte zamanı geldi. Her bir baş eğildi. Sessiz, sakin, huzurlu beklemedeler kaçınılmaz sonuçlarını.






 

Bir baş eğişi mi yaşamalı bu dünyada, akıp giden zamana? Sessiz kabulleniş… Kural mı olmalı bu?