15 Haziran 2026 Pazartesi

İNCİR YAPRAĞINA YAZILANLAR:BİR FİSTÜL HİKÂYESİNİN SONU

 "Bu lekeli donları yıkamakla geçti ömrüm," diye başladı hikâye.

Ve:

"Sonu belliyse ne olacaksa bir an önce olsun. Yazılan yaşansın, yeter beklediğim," diye devam etti.

"Kokuyorsun," diye yanıma yaklaşmadığı zamanlar vardı. Nerem kokuyorsa...

Odaya girmiyor kimse. Bırak odayı, eve gelmez oldu konu komşu. Kolonya döker oldum oda oda eve. Kaçıncı şişe?

Şimdi de ben yaklaşamıyorum yanına.

— Kokuyor.

O kadar da söyledim. "Yılanın başı küçükken ezilmeli," derler.

Vardır bir bileni de bunun. Serdivan'dan öte yol gider. Gidelim başka yerlere, bilenlere. Şifa bul yeter ki, diye.

— Ameliyat lazım, dediler.

Gitti geldi hastaneye. Tetkikleri yapıldı. Neyse ki yaptırdı. Oldu ameliyatını da .Tez zamanda tekrarladı akıntısı. Kirletti donlarını.

Bez koyalım dedim, dinlemedi.

— Dinlemedi beni. Sarı inat.

Demirci ustası mı kaldı memlekette çalışan? Her şey hazır şimdi. Kapılara kadar geliyor istenen.

— Çalışma, dedim. Gitme ateşin başına.

Yaz kış, yağmur çamur, bayram seyran dinlemeden gitti.

— Çalışacağım, diye.

Yordu kendini çok. Bakmadı kendine. Baktırmadı da.

Ona gönlüm soğuduğunda, kalbimi kırdığında, bana bakan, içimi ısıtan resmi gelir aklıma. Görücü usulü evlenmem diye tutturmuştum. İstemeye geleceklerini, babamın da evet dediğini duyduğumda bana vesikalık resmini göndermişti el altından.

— Buna bir baksın da öyle karar versin, diye.

Resmini gördükten sonra da sesim çıkmaz oldu. O gündür bakarım resmine.

— Meğer sarı kafaymış benimkisi.

Bak şimdi, haziran geldi. Bu yıl erken geldi bahar. Peşinden kış. Seneyi devriyesi tamamlanmadan meyveye durdu bahçedeki bütün ağaçlar.

Erik de bol bu yıl. Dutlar da. İncir de çok var ama daha erken; onların yenmesine iki ay var daha. Ağustos başı başlar.

Erikleri sevmezdi.

— Dişlerini kamaştırırmış.

Dutlar oldu.severdi kara dutu. İkisi de bol bu yıl.

Dökülüp duruyor yerlere.

Bir tane bile yiyemedim.

— Geçmedi boğazımdan.


22 Nisan 2026 Çarşamba

BİR GARİP NEŞE:SAKURA

 

Ben mi neşeliydim ?. Yoksa şehir mi?Bilemedim ama var dı bir değişik NEŞE  evreni kaplayan tüm atmosferde.Adı başka başka söylense de neşeyle açan pembemsi ,beyazımsı hafif kokulu narin- sakura -kiraz ağacı- çiçekleri.Beni gülümsetip içimi neşe doldurdu.Ki hiç ummadığım biçimde neşelendirdi beni keyifle açmış kibar, narin sakura ağaçları.Ve onların çiçekleri…

  Her ne kadar nereye gitsem de sırtında taşıdığın “dünya derdi “uzaklardayken biraz da olsa hafif geliyor insana.

    Savaş…demek ölüm demek değil mi.Ne zafer var ne yenilgi;anne yüreklerine düşen acı var yalnızca.Sonuçta adı ölüm.Peşinde sürüklediği acı.”Ateş düştüğü yeri yaktı”tarih boyu. İşte böyle Hürmüz Boğazı bir açılıp bir kapanırken , haberlerin ölü sayısını verdiği , insansız hava aracı saldırılarının bildirildiği günlerde  başladı Japonya sakura zamanı gezimiz.  

Dünya atlasına bakınca kocaman kıtalar arasında küçük sayılacak bir adalar topluluğu  Japonya . Ama içine girip, gezmeye başladığında gökdelenlerin yerdeki fay hatlarına inat yükselip gitmesine şaşırmış  da olsan  .7ve üzeri yer sarsıntısını da görsem diye düşünmeden edemiyor insan.



Gökdelenleri, alışveriş mekanları ve  malların bolluğu ,ucuzluğu bir yana; tarihi tapınakların görülmeye oralarda ruhani havaya bürünmeye gitmek güzeldi.Yemekleri herkese hitap etmese de tadı damağımda kalan suşi leri ve sayamayacağım diğerlerini .Tatmak lazım.


Bir zamanlar tanrı diye tapındıkları Fuji Dağı'nın görkeminden etkilenmemek mümkün değil.Dağı seyretmeye doyamıyorsun. O da tıpkı sakuralar gibi hafızanıza yazmanız gereken görüntülerden.

  Vahşi kapitalizmin “al” emrine uymayanlar sanki günah işliyorlar gibi boyunları bükük kalıyor.Elleri kolları dolu alışveriş meraklısı turistleri görünce.




  Sonuçta çark dönecek.Bu dönüşe katkısı olsun gelenlerin.

    Velhasıl güzeldi Japonya gezimiz.İkinci turlara kalırsa zamanım bir daha giderim.



Ve dilerim 

- Teknolojideki gelişmeler bizim yurdumuza da uğrar diyorum…




31 Mart 2026 Salı

CEMRELER ...



31 Mart 2026 Salı

Sevgili bilgisayar, şimdi de büyüklere masallar başlasın bakalım. Bu da masallardan kısa bir alıntı…

"Baharın cemrelerinin düşüşü bitmiş, güneş kış yorgunu insan bedenlerini, toprağı, ağaçları, börtü böceği ısıtmaya başlamıştı. Parkta yürürken, yağmur sonrası kabuklarından dışarı çıkmış sayısız salyangoz gördüm. Onların kabuk evlerini arayıp bulduğum günler geldi aklıma.

Bahçede, içi boş ya da yarı toprakla dolu, renkli, irili ufaklı terk edilmiş salyangoz kabuklarını toplar; yıkayıp kuruttuktan sonra cilalar ve evdeki kütüphaneye koyardım.
En sevdiğim şeylerden biriydi.

Taşınmalar sırasında onları kaybettiğimi düşünüp üzüldüm. Onları yeniden toplama enerjimin de olmadığını fark ettim.

“Her şey zamanında,” diyen annemi hatırladım.
Yani salyangoz kabuğu toplamanın zamanı geçmiş miydi?
Biraz üzüldüm. Ben istasyona varmışım da tren kalkıp gitmiş miydi yani?

Derin bir iç çekip adım sayarıma baktım. Hedefe 500 adım kalmıştı. Yolun ortasına kadar gelmiş salyangozu ezmeden geçip gittim.

Adımlarımı tamamlamak üzereyken, parkta annesinin yanında yürüyen bir çocuk ağlıyordu. Az önce düşmüş olmalıydı. Ağlama sesine aldırış etmeden, hatta duymazdan gelerek adımlarımı hızlandırdım. Kulaklıkları takıp, güneşin sıcaklığını hissettiğime sevinerek gülümsedim. Telefonumda kayıtlı senfonik türküleri dinlemeye başladım. Erkek ve kadın seslerinin güzelliğine, insanın ruhunun derinliklerine işleyen tınılara hayran kalarak yürüyüp gittim…"

Ve bir başka alıntı…

“Hava durumu, şehir için bir haftalık tahminde her günün yağmurlu geçeceğini bildirdi.” Bu habere herkes çok sevinmişti. Susuz geçen yaz aylarını düşünüp, azalmış, neredeyse tükenmiş baraj sularından sonra gelen bu yağışlar insanların içine su serpti. %56 olan baraj seviyesi sayesinde yazın susuzluk çekmeyecekler, evlerde su kesintileri olmayacaktı.

Su her şey demekti."

-İşte böyle devam edip gidiyor cemre masalları…


28 Mart 2026 Cumartesi

KARS


Yıllar öncesinde yaşanmış yerleri görmek ve anlatmak… Yaşadığım şehri geride bırakıp yeni, bilmediğim yerler görmek; oralarda yaşamak, sonra yeniden şehrime dönmek… Gördüklerimi, duyduklarımı ve duygularımı paylaşmak… Sevdiğim şey bu. Başlayalım:

“İki şehir arasında uzanan yollar, geçilen köprüler, tünellerle aşılan dağlar ve düzlükler… Yol boyu seninle birlikte bir o yana bir bu yana akan nehirler, çaylar, sular… Ve seni hiç bırakmayan kar… Seyrine doyum olmayan manzaralar…”

İşte böyle başladı Kars’tan Erzurum’a tren yolculuğumuz.


Önce Kars Kalesi… Burcunda şimdi Türk bayrağı asılı. “Vatan sana minnettardır” yazısının yanında Mustafa Kemal Atatürk’

Minnettarız.

Antik çağlardan beri yaşanılan topraklar buralar. Hurriler, Urartular, Sasaniler… MÖ 9000’lere kadar uzanan bir yaşam… Kars Müzesi’nde gördüğüm cilalı taşlar, toprak kaplar, metal savaş zırhları… Yaşamışlar, savaşmışlar, eserlerini bırakmışlar. Tarih sayfalarında adları kalmış, müzelerde hatıraları…




1064 yılında Alparslan savaşarak ele geçirmiş bu toprakları. Kale güçlendirilmiş. İçinden nehir geçen Kars, her zaman insanlara ev sahipliği yapmış. 1877-1918 yılları arasında, tam 40 yıl boyunca Ruslar yaşamış burada. Şehrin geniş, ferah, karla kaplı sokaklarında hâlâ sakin ve sessiz duruyorlar . Baltık mimarisinin güzel örnekleri…



Kız kardeşimle ben, 2026 yılının mart ayında kar yağan sokaklarda yürürken, 1921’de şehri geri alan Kazım Karabekir Paşa’yı minnetle andık.

Antik dönemlere uzanan, kat kat yaşam izleri taşıyan; bugün ise Ermenistan sınırında sessizliğe bürünmüş, kar altında huzurlu taş yapılar: Ani…


Soğuğuna dayanılamayıp donan Çıldır Gölü… Buz üstünde kızak çeken, üşümesin diye üzeri örtülen atlar… Aynalı sazanlar… Soğuk… Kar yağınca duran zaman ve baharı bekleyenler…


EVELİK ÇORBASI:

Acıkıp yorulup üşüdükten sonra içilen, insanın içini ısıtan bir akşam yemeği: Evelik çorbası…

Evelik otu yazın toplanıp kurutulur ve kışa saklanır. Yeşil mercimek, patates, kuru soğan, bulgur, salça ve sade yağ… Hepsi yazdan hazırlanıp saklananlardan. Çünkü buralarda kış uzun sürer.

Sonra Erzurum…ve biz.





20 Şubat 2026 Cuma

ŞEHİRLER:BİR GÜN .SARI ALARM

SARI ALARM:


 






Şehre “sarı alarm” verildi. Telefonlara uyarılar geldi. İnsanlar dünyanın sonunu getirecek felakete hazır değillerdi. Ve bu, dünyanın sonu da değildi. Akdeniz’in mavi beyaz sularından gelen bir esintiydi. Bir iki çöp bidonu devrildi. Soğuk bir rüzgâr esti. Dalgalar köpürdü. Hadsizce kıyılara vurdu.

Telefonların alışık olmadığı bir sesti bu. Kulak tırmalayıcı. Fırtına gelip şehri kasıp kavuracak, yerle bir edecekmiş; ardından da yağmur yağacak, sel baskını da olabilirmiş. Sonra da okullar kapatılmış, spor karşılaşmaları, konserler, gösteriler iptal edilmişti. Şehirde yaşayanlara tüm gün evlerinden çıkmamaları önerilmişti.

Her kötü haber gibi tez zamanda yayıldı; tüm şehre, kuzeyden güneye, sağdan sola, en kenar mahalleler dâhil her yere sirayet edip insanları evleri yerine sokaklara saldı.

İnsanlar can havliyle marketlere, mal satılan sıra sıra tezgâhların eşyalarla dolduğu yerlere koştular; para verip mal aldılar. Ne için aldıklarını bilmeden saldırdılar.

Herkes en yakın banka şubesinden çekebileceği kadar para çekti. Süpermarketlerde, büyük alışveriş merkezlerinde, mahalle aralarındaki küçük marketlerde uzun insan kuyrukları oluştu. Raflarda ne işe yaradıklarını bile tam anlayamadıkları rengârenk ambalajları birer ikişer alıp doldurdular ellerini kollarını. Sona kalana bir şey kalmadı. Sokaklar, caddeler insan kalabalığıyla doldu.

Bu arada rüzgâr lodosla başladı esmeye. Yapraklar insanların arasından uçuştu. Ufak tefek kâğıt parçaları, ambalaj atıkları havalandı ardından. Rüzgâr şiddetini artırdı.

Bense hiçbir şeyi umursamadan, devam ettim hayatıma. Şehir çok güzeldi. Hele esen lodos... Eski, çok eski apartmanların, güneş almayan dar sokakların arasında yürüdüm. Yağmur daha başlamamıştı. Rüzgâr hızını biraz artırdı. Küçük bir dükkânda, küçük bir tabureye iliştim. Çay istedim. Çayımı içerken

- “Bugün son gün değil ki,” dedim, “insanlar neden korktu?bilmediler ki böylece bir gün daha bitip geçti gitti ömürlerden.


18 Ocak 2026 Pazar

yeni bir yıl geldi yine takvimlere 

2026 

Değişen yalnızca sayılar olsa da 

Yeni kararlar alıp yeni başlangıçlar yapmak için en güzel zaman.

Yırtılıp atılıyor takvim yaprakları, yerine yenileri geliyor; sırayla adlandırılan.

Böylece akıp giden, geri dönmeyen nehirler gibi geçip gidiyor zaman.Gün gceyi,gece günü takip edip duruyor.



 Geçen yıldan başlayan “İstanbul’u anlama” gezilerine devam...


Sıradaki Galata Kulesi

Erkenden düştüm yollara. "Sabah ışıkları"henüz görünmese de saatler sabahı çoktan gösterir olmuştu; ki bu, saatlerin ayarlanmamasından kaynaklanıyordu.

Her neyse… Dikkatimiz dağılmasın, moralimiz bozulmasın. Bugün Galata Kulesi görülecek. Galata Kulesi yaşanacak.




Bir zamanlar Galata surlarının gözetleme kulesiymiş burası. Cenevizlilerin ikamet ettiği, komşu Konstantinopolis ile sakin, huzurlu ve mutlu bir yaşam sürmek istedikleri dönemlerin tanığı.

1453 Nisan’ında kuleyi Fatih’e teslim edilip Osmanlı’ya geçmiş . 1509’daki büyük deprem koca kuleyi sallasa da ; Depremler, yangınlar, fırtınalar atlatsa da yıllar boyunca; her gelen yönetimle şekil değiştirse de Romanesk tarzı, silindirik yapısı yerle bir edilemeden inatla ayakta kalmış.


Zindan olmuş suçlu sayılanlara; gün gelmiş depo olmuş ,uçmak istemiş Hezarfen Ahmet Çelebi. Sevgili Evliya Çelebi’yi de kendine hayran bırakmış. Açık bir havada Keşiş Dağı’nı gördüğünü söylemiş. UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne girince de sanki bir parça soluk almış.



 

Yıl 2026, aylardan Ocak… İstanbul’u anlama gezilerimde benim de uğrak yerim oldu Galata Kulesi.

Şu anda Galata’da, etrafını saran binaların arasında geleni gideni selamlıyor. Sabahın erken saatlerinde tenha olsa da gün ilerledikçe insan kalabalığına karışıyor.

Girişi paralı, biletli. Yabancı turistler avro hesabı, yerli turistler lira hesabı. 65 yaş üzeri için ücretsiz.

Kuleye çıkış asansörle, iniş ise daracık merdivenlerden yürüyerek… Seyir terası ise 360 derece İstanbul’un doyumsuz güzelliğini sunuyor. Boğaz’a ,Haliç' e uzanan yolu, Marmara Denizi’ne açılan ufku…


Hezarfen Ahmet Çelebi’yi insan işte tam burada anlıyor.