14 Eylül 2025 Pazar

VAPURDA.ŞAPKALI KADIN.İNCİR YAPRAĞINA YAZILANLAR

 Yalova vapurundayım. Aldığım sütlü kahveyi içerken, denizi seyredebileceğim sessiz bir köşeye oturdum. Ben, deniz ve elimde yudumladığım kahvenin kokusu vardı yalnızca.

Bir de hayallerim.


“Burası boş değil mi küçük hanım?” diyen kadının sesiyle bu dünyaya geri döndüm. Yalova vapurundayım ve İstanbul’a gidiyordum. Hafifçe kıpırdandım yerimde.Şapkaını çıkarıp kucağına koyup yanıma oturdu.

“Ben kendimle oturuyordum,” diyemedim.

Anadolu’nun bereket tanrıçası gibiydi kadın. Geniş kalçalı, tombul bacaklıydı. Tek kişilik oturma yerini fazlasıyla doldurdu. Fazla kalabalık olmayan vapurda, o da benim gibi denize nazır sessiz bir köşe aramış olacak ki yanıma oturuverdi. Oturur oturmaz telefonu çaldı. Alışılmadık bir şekilde, çocuk kahkahalarıyla dolu bir müzikle... Uzun uzun konuştu. Dinlemedim. Yavaşça çantamdan yeni aldığım kitabımı çıkardım: Halikarnas Balıkçısı — Aganta Burina Burinata.

Bu konuşma yüzünden, kahve eşliğinde okumaya çalıştığım kitabın sayfalarını, bir şey anlamadığım için baştan okumak zorunda kaldım.

“– Kusura bakmayınız, kızım aradı. Babası aramış; ‘Annen yine evde yok,’ demiş. Yaşlılık, ne yaparsınız... Unutuyor son zamanlarda. Söyledim halbuki, ‘İstanbul’a gidiyorum,’ diye.”

Telefon konuşması aniden bitince sevindim. Göz ucuyla telefonuna baktım. Yeni sürüm, pek de eski olmayan, parlak kılıflı bir akıllı telefonu vardı. Özenle çantasına koydu. Tombul elleri, yarısı çıkmış sedefli parlak ojelerle boyanmıştı. Hem sağ hem sol ellerinde, parmaklarında eski moda altın yüzükler, bilezikler... Eli kolu takı doluydu. Allah bilir, dedim, tüm kolyelerini de takmıştır. Kuyumcu vitrini gibi dolaşıp duruyordu ortalıkta. Allah korusun, karanlıkta, tenhalarda yakalayıp bir köşede soyarlar bu kadını.

“– Evlendim, oturdum kaldım Çınarcık’ta. Kızken çok gezerdim,” dedi birdenbire. Şaşırdım.

“– İstanbul’a gidiyorum, kızım orada,” diye devam etti. Ne vereceğim tepkiyi bekliyordu ne de bana söz hakkı bırakıyordu. Başını hiç bana çevirmeden,  konuşup duruyordu.

“– Yeşillik ve sessizlik içindeydim. Başlarda hoşuma gitti. Adını bilmediğim yığınla kuş, her birinin farklı ötüşü vardı. Cezbediciydi. Sonraları, o kuşların her birini sapanla vurup öldüresim geldi. Alışamadım. Oturdum kaldım Çınarcık’ta. Hiçbir yere kıpırdamadım. Çocuklar oldu peş peşe. Zaman nasıl geçti, anlayamadım. Kızken çok gezerdim. Kocam... çok kıskançtı. Salmadı beni sağa sola. Dünyamı küçülttü bu adam. Bayramları, o da yalnızca Şeker Bayramı'ydı, giderdim anneme. Huzurum kaçmasın diye ses etmezdi annem, gelmediğime. ‘Sükût et yavrum. Hep geçtik bu günlerden. Sabrın sonu selamettir. Sabır,’ derdi.

Çocuklarım dı umudum. Onlar da büyüdükçe huyları büyüdü. Benden ayrı, benden kopuk birileri olup çıktılar. Yine yalnız kaldım. Nasıl geçti onca sene, anlayamadım. Hiçbir şey de yapamadım.

İşte böyle... Hiç bitmeyecek dediğim dertlerim bitti. Hiç geçmeyecek dediğim günler geçti gitti.”

“– Yaşamak zorunda olduğum bir kader varmış,” diyerek, onaylamama ya da yorum yapmama izin vermeden, başladığı gibi aniden bitirdi konuşmasını.

Vapur iskeleye yanaşmadan kalktım. “İyi günler size,” diye vedalaştım yol arkadaşımdan. Yolcu kalabalığına karışıp indim vapurdan. İskele yanındaki banka oturdum. Yol arkadaşımı merak etmiştim. İzlemeye başladım. Onun vapurdan inişini göremedim.

Uzun süre bekledim. Kalabalığın içinde göremedim, diye düşündüm.

İskelenin kapısı açıldı. Vapurun insan kalabalığı, sabırsızlıkla boşalan vapura bindi.

Ansızın onu gördüm. Binen yolcular arasındaydı.

Şapkasından tanıdım.


4 Eylül 2025 Perşembe

BİR AYÇİÇEĞİ TARLASI:DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 

Eylül de görüldü takvim yapraklarında. Günler gene kendi bildiğinde, istedikleri gibi bana danışmadan akıp gidiyor. Deli gibi koşuyorum peşinden, bir kıyısından köşesinden yakalamak için ama olmuyor. Kayıp gidiyor elimin altından günler. Ne yapmalıyım? Sorun da bu işte. Düşünüp taşınıp da içinden çıkamadığım bir sarmal.



.Aykırı mı olmalı? Uçsuz bucaksız dünyanın düzlüklerinde aykırı mı gitmeli? Tersten mi akıtmalı nehirleri? Ki onlar coşkun akıp gitmedeler yolları boyu. Umursamaz. Kavuşma anının özlemi sarmıştır her bir damlayı. Deniz onları bekler.






Tarlada günebakanlar baş vermiş, zaman geçmiş, olgunlaşmış, eğmişlerdir başlarını. Artık hasat vaktidir. Kadere boyun eğiştir her birinin sonu. Toprakla buluşan tohum, yeşerip büyüyen, güneşe dönen yüzleri ile ay çekirdekleri…


Büyüyüp yaz boyu güneş, toprak, mutluluktur yaşadıkları. Hep beraber, ayrı ayrı. Erken açanlarla açmada geç kalan aykırı günebakanların nedir ki kaderi? Aykırılığı kabul etmeyen, aykırılığı affetmeyen, aykırılara acımayan tarla hasadı… İşte zamanı geldi. Her bir baş eğildi. Sessiz, sakin, huzurlu beklemedeler kaçınılmaz sonuçlarını.






 

Bir baş eğişi mi yaşamalı bu dünyada, akıp giden zamana? Sessiz kabulleniş… Kural mı olmalı bu?





















4 Ağustos 2025 Pazartesi

 3 Ağustos 2025, Pazar


Ya işte böyle, sevgili bilgisayar


Çok üzgünüm bu aralar.Adeta amuda kalkmış bakıyorum hayata.

Dünyada olan bitene Ne çok haksızlık,hukuksuzluk,kötülük var.

Ne çok.isyandayım.Yastayım.

Güzel memleketim için.

Bu dünya için.

Hiç bu kadar karamsar olmamıştım.

Ormanlarımız yandı.
Ziyadesiyle üzgünüm.
Uykularımdan ağlayarak uyandım.
Yandılar...

Evet sevgili bilgisayar,
Beni üzen o kadar çok şey arasında  bir de Gazze var .
Haksız yere ölen insanlar… çocuklar.
 

Eskilerden aklıma gelen:
Lise bitirip üniversiteye başladığımda bir savaş filmi seyretmiştim.
İkinci Dünya Savaşı ile ilgiliydi.
Savaşın zulmü üzmüştü beni.
Filmden sonra da demiştim:

“Artık savaş olmaz.
İki büyük yıkıcı savaşın acıları hafızalarda.
İnsanlar uygarlaştı. Akıllandı.
Bir daha olmaz böyle savaşlar, öldürmeler, acılar.”

O zamanlar daha da uslanmaz, iyimser bir halimle.

Gene de güzel şeyler olmalı bir yerde

şu açan günebakanlar gibi

insanın içini ısıtacak.



14 Temmuz 2025 Pazartesi

 HER şey bir hikaye ile başladı .Anlatıldı.Anlayan anladı.”

“Hep iyiler kazansa şu dünyada...” diye buyurdu; aklı kıt, gönlü sevgi dolu birisi.

Ama biliyor ki kötüler yönetiyor bu dünyayı.
Atlaslarda dümdüz görünse de dünya, yuvarlak; top gibi.
Bir uçtan bir uca bomba atılıp da, aniden, aslında ne olduğu anlaşılmadan bitiveren savaşı da gördü bu dünya. Şaşırdı.

Bilişim çağına uygun biçimde, savaş hızlı başladı, hızlı bitti.
Hafızalarda kalma süresi kısaldı.
Tüm sosyal medya ortamlarındaki paylaşımlar gibi, ışık hızından da hızlı silinip gitti.
Ölen, öldüğüyle kaldı.
Olan, analara oldu.
Gözyaşları hiç bitmedi.





Denizin kıyısında, uçsuz bucaksız sahillerde de ölüm vardı.
Dalgalar kıyıya usul usul gelip giderken, bir yerlerde yaşayanlar, bombalarla, silahlarla, kötü insanların "öldürün" emriyle, teker teker — bazen de topluca — öldü.
Güneş, ay, gökyüzü, bulutlar ve deniz sesi... Sessizce izlediler olan biteni.
Tüm dünyayla beraber.

Kimisi eylem yaptı.
"Parlak fikir," dediler. Farkındalık adına.
Ülke bayrakları renginde elbiseler giydiler.
Kimi, yelkenlilerle "yiyecek götürüyoruz" diye yayın yaptı kanallarında.
Her birini gördü, duydu dünya.

Ve bütün olan buydu.

Zil çaldı. Komşum aşure getirmiş. Bir kase.

Üzerinde nar taneleri yoktu.


2 Temmuz 2025 Çarşamba

Kalktım

gitmiş sabahın kör karanlığı.

    Güneşle birlikte

yeni bir gün başlamış.

Karşımda

denizin sisi ,  havanın ışıltısı 

sulara da yansıyan 

Yeni günün neşesi…

Aradım.
Aradım.
Aradım.

Ama…
Zordu bulması.





13 Mayıs 2025 Salı

 

EVET SEVGİLİ BİLGİSAYAR:TÜRKİYE HOP OTURUP HOP KALKARKEN 

BEN DE BUNLARI YAZDIM

BİR MİNİK PARMAĞIN KISA BİR ÖYKÜSÜ

Yine bitmeyen nöbetlerden birinin tam ortasındaydık.
Sabaha daha çok vardı.
Her an her şey olabilirdi.

Bitmeyen;birinin bitip diğerinin başladığı nöbet saatleri.
Hiç durmadan çalışan insan vücudu organları misali, hiç durmayan,

hep çalışılan hastane günleri, nöbet geceleri...
İşte böyle bir nöbet gününün gecesiydi.

Vakadan yeni çıkmıştım. Doğru tanı, doğru tedavi… Hep mutlu etmiştir beni.
Vakanın sorunsuz ve güzel geçmesi de içimi hafifletmişti. Ameliyathaneden

giyinme odasına bu huzurla girdim. Gönlüm kuş gibi hafifti. Bir nöbet vakası

daha başarıyla tamamlanmıştı.

Zaman, gecenin yarısını çoktan geçmiş, sabahın ilk ışıklarına az kalmıştı.
Başarmış olmanın o tatlı yorgunluğu üzerimdeydi. Her başarılı operasyon

sonrası ruhuma sinen o huzur, gecenin sessizliğinde beni de sarmıştı.
Hatta keyifle bir şarkı bile mırıldanmıştım:
"Yalan, başkası yalan... Dünyada ölümden başkası yalan..."

Her şeyin yolunda olduğunu, nöbet bitimine de az kaldığını düşünürken

hiç de öyle olmadı.
Soyunma odasından çıkıp koridora geçtiğim sırada, kocaman bir sedyenin


üstünde minicik bir çocuk gördüm. Yanında bir kadın vardı. Annesi olmalıydı.
— Neden bekliyorsunuz? diye sordum. Haberim olmadan genel cerrahi vakası

mı alınmıştı?
— Ameliyat olacak bu, dedi kadın Karadeniz şivesiyle. Doktor “Bekleyin,” dedi.

Bisküvi yediydi. Ondan alamadılar ameliyata.

Sedyeye yaklaştım. Ameliyat önlüğü giydirilmiş, üzerine çarşaf örtülmüş…
Sarışın, dört-beş yaşlarında, yarı uykulu bir oğlan çocuğuydu gördüğüm.
Sevgiyle yaklaştım, saçını okşamak istedim.
— Ne oldu sana bakalım? dedim usulca.
— Nesi var? diye sordum annesine.
Kadın hafifçe başını eğdi, sesi kısıktı:
— Elini patoza kaptırdı… Parmağı bulamadık.

Pansumanı aralayıp baktığımda, kurumuş kan lekeleri olan minik elini gördüm.

Serçe parmağının tamamı, yüzük parmağının da yarısı yerlerinde yoktu. Sağ eliydi…

Yüreğim burkuldu. Ruhumun derinliklerinde bir şeyler olmuş, yer yerinden oynamıştı.

Acıma duygusu tüm benliğimi sardı.
Ruhumun derinliklerinden kopan bu fırtına, gözlerimde neredeyse yaş olup akacakken

kendimi tuttum. Ağlamadım.
Pansumanı kapatıp çarşafları örttüm, sarı saçlı kafayı okşadım.
— Geçmiş olsun, diyerek hızlıca nöbet odasına doğru koştum.
Yolda ağlamaya başlamıştım. Nöbet odasına kendimi zor attım.

Sesimin duyulmasından korkup yüzümü yastığa gömüp ağladım.
Durduramadığım, sonunu getiremediğim bir ağlamaydı bu.
Toz içindeki sarı saçlar, kurumuş kan lekeleri, kopmuş parmaklı minik el…
Hiç gözümün önünden gitmiyordu.
Ağladım, ağladım, ağladım.

Fırtına dinip ruhum sakinleşince yüzümü yıkadım.
Yeniden ameliyathanenin bekleme salonuna gittim.
Çocuğun annesi, tanıdık bir yüz görmenin sevinciyle gülümsedi bana.

Eşarbını düzeltti.
Yine yaslandığı duvardan ayrılıp sedyenin başına, çocuğa doğru yöneldi.
— Nasıl oldu? Nasıl koptu parmakları? Sesim hâlâ titriyordu.

Ve ağladığım belliydi.


— Harmanda oynuyorlardı. Dedesinin yanındaydı. Birden olmuş.

Allah’tan babam motoru hemen kapatmış da başka bir yerine bir şey olmamış.

Allah korumuş…
Konuşurken başörtüsünü düzeltiyordu.
Kenarlarını kafasının arkasına doğru çekiyor, yeniden sıkıca bağlıyordu.
— Nerede oldu bu?
— … Köyde. Oradan Bolu’ya gittik. Onlar da buraya yolladı.
Kadın tekrar duvara yaslandı.

Ben yeniden nöbet odasına çıktım. Burnumu çektim, tutamadım…
Bir kez daha yastığa kapandım.
Ağladım.

Yeniden sakinleşince acil ortopedi polikliniğini aradım.Kendimi tanıttıktan sonra sordum.
— Ameliyathanede bekleyen çocukla ilgili bilgi alabilir miyim? dedim. Parmakları ampute olan… Ne düşünüyorsunuz?
— Aa, evet, Bolu’dan sevk gelen vaka. Açlık süresini bekliyoruz. Genel anestezi altında revizyon yapacağız. Parmaklar ampute.
— Teşekkür ederim, dedim.

"Kolay gelsin" bile diyemeden telefonu kapattım.
Yastığıma yeniden gömüldüm.
Ve bir kez daha…
Ağladım.




25 Nisan 2025 Cuma

MEMELEKET HALLERİ II


Bir haberle;

Sessiz, sakin sokakların evlerinde sessiz, itaatkâr, kaderine razı insanlar döküldü sokaklara.
Büyükşehir belediye başkanının diploması iptal edildi. Gözaltına alındı.

Ve ülke hop oturup hop kalkmaya başladı.
Mecliste, sıcacık koltuklarından kalkıp halkın arasına karıştılar takım elbiseleriyle.
Tüm sosyal platformlarda bangır bangır bağırmaktan sesleri kısıldı.

"Aday oldum, senden farklı düşünüyorum. Senden değilim." diyenler

nedenli nedensiz suçlamalarla şimdi hapishanede.
"Hukukun üstünlüğü" anılarda mı kaldı, yoksa?

Tüm birimler teyakkuzda.
"Öyle mi yapalım, böyle mi yapalım?"
İnsanlar, kıyıda olan biteni, olacak biteceği izliyor.
Sabrı taşıp da meydanları dolduranlar da az değil.

Giriş, gelişme, sonuç.
Böyledir belirlenen hayatın ritmi.
Bırakmayı bilmenin erdemiyle de yaşanmalı hani.
Bugün neler olacak diye heyecanlanırken, yaşadığımız kaygılara bir de korku eklendi.

Deprem oldu.
Tüm ülke, topluca İstanbul oldu.