Kalktım
gitmiş sabahın kör karanlığı.
Güneşle birlikte
yeni bir gün başlamış.
Karşımda
denizin sisi , havanın ışıltısısulara da yansıyan
Yeni günün neşesi…
Aradım.
Aradım.
Aradım.
Ama…
Zordu bulması.
EVET SEVGİLİ BİLGİSAYAR:TÜRKİYE HOP OTURUP HOP KALKARKEN
BEN DE BUNLARI YAZDIM
BİR MİNİK PARMAĞIN KISA BİR ÖYKÜSÜ
Yine bitmeyen nöbetlerden birinin tam ortasındaydık.
Sabaha daha çok vardı.
Her an her şey olabilirdi.
Bitmeyen;birinin bitip diğerinin başladığı nöbet saatleri.
Hiç durmadan çalışan insan vücudu organları misali, hiç durmayan,
hep çalışılan hastane günleri, nöbet geceleri...
İşte böyle bir nöbet gününün gecesiydi.
Vakadan yeni çıkmıştım. Doğru tanı, doğru tedavi… Hep mutlu etmiştir beni.
Vakanın sorunsuz ve güzel geçmesi de içimi hafifletmişti. Ameliyathaneden
giyinme odasına bu huzurla girdim. Gönlüm kuş gibi hafifti. Bir nöbet vakası
daha başarıyla tamamlanmıştı.
Zaman, gecenin yarısını çoktan geçmiş, sabahın ilk ışıklarına az kalmıştı.
Başarmış olmanın o tatlı yorgunluğu üzerimdeydi. Her başarılı operasyon
sonrası ruhuma sinen o huzur, gecenin sessizliğinde beni de sarmıştı.
Hatta keyifle bir şarkı bile mırıldanmıştım:
"Yalan, başkası yalan... Dünyada ölümden başkası yalan..."
Her şeyin yolunda olduğunu, nöbet bitimine de az kaldığını düşünürken
hiç de öyle olmadı.
Soyunma odasından çıkıp koridora geçtiğim sırada, kocaman bir sedyenin
üstünde minicik bir çocuk gördüm. Yanında bir kadın vardı. Annesi olmalıydı.
— Neden bekliyorsunuz? diye sordum. Haberim olmadan genel cerrahi vakası
mı alınmıştı?
— Ameliyat olacak bu, dedi kadın Karadeniz şivesiyle. Doktor “Bekleyin,” dedi.
Bisküvi yediydi. Ondan alamadılar ameliyata.
Sedyeye yaklaştım. Ameliyat önlüğü giydirilmiş, üzerine çarşaf örtülmüş…
Sarışın, dört-beş yaşlarında, yarı uykulu bir oğlan çocuğuydu gördüğüm.
Sevgiyle yaklaştım, saçını okşamak istedim.
— Ne oldu sana bakalım? dedim usulca.
— Nesi var? diye sordum annesine.
Kadın hafifçe başını eğdi, sesi kısıktı:
— Elini patoza kaptırdı… Parmağı bulamadık.
Pansumanı aralayıp baktığımda, kurumuş kan lekeleri olan minik elini gördüm.
Serçe parmağının tamamı, yüzük parmağının da yarısı yerlerinde yoktu. Sağ eliydi…
Yüreğim burkuldu. Ruhumun derinliklerinde bir şeyler olmuş, yer yerinden oynamıştı.
Acıma duygusu tüm benliğimi sardı.
Ruhumun derinliklerinden kopan bu fırtına, gözlerimde neredeyse yaş olup akacakken
kendimi tuttum. Ağlamadım.
Pansumanı kapatıp çarşafları örttüm, sarı saçlı kafayı okşadım.
— Geçmiş olsun, diyerek hızlıca nöbet odasına doğru koştum.
Yolda ağlamaya başlamıştım. Nöbet odasına kendimi zor attım.
Sesimin duyulmasından korkup yüzümü yastığa gömüp ağladım.
Durduramadığım, sonunu getiremediğim bir ağlamaydı bu.
Toz içindeki sarı saçlar, kurumuş kan lekeleri, kopmuş parmaklı minik el…
Hiç gözümün önünden gitmiyordu.
Ağladım, ağladım, ağladım.
Fırtına dinip ruhum sakinleşince yüzümü yıkadım.
Yeniden ameliyathanenin bekleme salonuna gittim.
Çocuğun annesi, tanıdık bir yüz görmenin sevinciyle gülümsedi bana.
Eşarbını düzeltti.
Yine yaslandığı duvardan ayrılıp sedyenin başına, çocuğa doğru yöneldi.
— Nasıl oldu? Nasıl koptu parmakları? Sesim hâlâ titriyordu.
Ve ağladığım belliydi.
— Harmanda oynuyorlardı. Dedesinin yanındaydı. Birden olmuş.
Allah’tan babam motoru hemen kapatmış da başka bir yerine bir şey olmamış.
Allah korumuş…
Konuşurken başörtüsünü düzeltiyordu.
Kenarlarını kafasının arkasına doğru çekiyor, yeniden sıkıca bağlıyordu.
— Nerede oldu bu?
— … Köyde. Oradan Bolu’ya gittik. Onlar da buraya yolladı.
Kadın tekrar duvara yaslandı.
Ben yeniden nöbet odasına çıktım. Burnumu çektim, tutamadım…
Bir kez daha yastığa kapandım.
Ağladım.
Yeniden sakinleşince acil ortopedi polikliniğini aradım.Kendimi tanıttıktan sonra sordum.
— Ameliyathanede bekleyen çocukla ilgili bilgi alabilir miyim? dedim. Parmakları ampute olan… Ne düşünüyorsunuz?
— Aa, evet, Bolu’dan sevk gelen vaka. Açlık süresini bekliyoruz. Genel anestezi altında revizyon yapacağız. Parmaklar ampute.
— Teşekkür ederim, dedim.
"Kolay gelsin" bile diyemeden telefonu kapattım.
Yastığıma yeniden gömüldüm.
Ve bir kez daha…
Ağladım.
Bir haberle;
Sessiz, sakin sokakların evlerinde sessiz, itaatkâr, kaderine razı insanlar döküldü sokaklara.
Büyükşehir belediye başkanının diploması iptal edildi. Gözaltına alındı.
Ve ülke hop oturup hop kalkmaya başladı.
Mecliste, sıcacık koltuklarından kalkıp halkın arasına karıştılar takım elbiseleriyle.
Tüm sosyal platformlarda bangır bangır bağırmaktan sesleri kısıldı.
"Aday oldum, senden farklı düşünüyorum. Senden değilim." diyenler
nedenli nedensiz suçlamalarla şimdi hapishanede.
"Hukukun üstünlüğü" anılarda mı kaldı, yoksa?
Tüm birimler teyakkuzda.
"Öyle mi yapalım, böyle mi yapalım?"
İnsanlar, kıyıda olan biteni, olacak biteceği izliyor.
Sabrı taşıp da meydanları dolduranlar da az değil.
Giriş, gelişme, sonuç.
Böyledir belirlenen hayatın ritmi.
Bırakmayı bilmenin erdemiyle de yaşanmalı hani.
Bugün neler olacak diye heyecanlanırken, yaşadığımız kaygılara bir de korku eklendi.
Deprem oldu.
Tüm ülke, topluca İstanbul oldu.
Evet sevgili bilgisayar…
2025 yılının güneşli bir Nisan ayının 18’indeyiz.
Günlerden Cuma.
Hop oturup hop kalkıyor memleket. Protestolar, boykotlar, isyanlar…
Ne olacak bakalım bu güzel memleketin halleri?
Ben güzel memleketimin halini düşünürken
bugün şu sözle karşılaştım:
Sokrates demiş ki:
"Bilgi, erdemdir." (Yunanca: “Hē aretē estin epistēmē”)
"İyilik. Mutluluk. Sevgi. İyi olma hali. Erdemli ve bilgili olma durumu…
Bilgi; beynini sakinleştirir. Bir doğru yol tutar düşüncelerin.
Erdemli oldukça da sakinleşir yüreğin.
Doğru bir yol bulur duyguların. Yüreğinin karanlık yerleri küçülür.
İyilik, güzellik, sevgi ile dolar kalan yer".
Yani diyorum ki:
“Bilgili oldukça, düşüncelerin ve duyguların sakin sakin sıraya girer hayatında.”
“Erdemli oldukça da sakinleşir yüreğin.”
“Yüreğinin karanlık yönlerini küçültür;
iyilik, güzellik, sevgi ile dolar kalan yer.”
Ve derken…
İyi olmaya başlamalı hep beraber bir yerlerden.
Fas: Adını duyduğum, resimlerini gördüğüm , zamanın eskilerde takılı kalmış olduğunu düşündüğüm ; güzel ülke. Ve bu ülkenin insanları. Dağlarına taşlarına kazımışlar hayat felsefelerini. ".ALLAH KIRAL VATAN” Bırakmışlar kendilerini bu üçlemeye. Yaşayıp gidiyorlar yeryüzünde .Deniz de kıyıları olan bereketli topraklar. Çağlar boyu paylaşılamamış .Birileri gelip hep istila etmiş vatanlarını. Korsanların sığınağı olmuş. Diğer ülkelerin sömürgeleri olmuş. Kralları tutsak ,sürgünde yaşamış. Bağımsızlık kazanılmış.Ve FAS:
KAZABLANKA . İşgalci Portekizlilerin “beyaz şehri.” Şehrin adını duyuran 1942 Hollywood filmi.Fas ın günümüz mimarisinin örneklerinin çok olduğu ,ekonominin kalbinin attığı şehir.1993 de yapımı tamamlanmış islam dünyasının en uzun minareli büyük cami:Hassan II camii.
Yıllar yıllar sonra camiyi ziyaret edeceklere "1993 de bitirilip ibadete açılan ve o yılların en uzun minareli (210m) camii "diye anlatacaklar.
Katman katman yaşadığımız dünya. Bizden önce yaşayanlar
bizden sonra yaşayacaklar. Her biri bir yerde yaşamların. Kuş
uçuşu mesafeler kalmadı artık. Göz açıp kapanana kadar
geçiyor zaman. Bir oradasın. Bir burada. Yani hayat her yerde
diyorsun. Mevsimler aynı, gündüzler aynı. geceler
aynı. Güneşimiz aynı. Ayımız aynı .Her birimiz bir başka DNA
sarmalıylayız. Çeşit , çeşit. Rengarenk.
Her birimiz, diğerimizi merak ettiğimizden bu yollara düşme
hevesimiz. Neredeler ? nasıllar ? Nasıl yaşamışlar. Nasıl
yaşıyorlar. Dağlar taşlar ,uçan kuşla nasıl. Her yeri başka
güzel dünyamızın. Her yer göğaltı olsa da deniz aynı deniz
değil işte. Köpürüp kıyıya vuran dalgaların coşkusu farklı. Gören göze. Başka renk ,başka doku , başka hayatlar.
İşte bu merak beni yollara düşüren. Haydi o zaman yollara...