Gazete manşetlerini hatırlıyorum ilkokul yıllarından.
“Ege’de sular ısınıyor.” diye yazardı.Savaş çıkacak sanırdım.
Okuyup kaygılanırdım. (Savaş, benim korkulu rüyamdı komşumuz Yunanistan ile). Çocuk kalbim ne çok korkardı.
Bir zamanlar zordu vize almak kıta Yunanistan a ve adalarına.
Şimdi ise 2026 yılının ağustos ayında, sayısız seferlerin yapıldığı Ayvalık–Midilli katamaranında, dalgaların arasında bunu düşündüm. O günlerdeki kaygılarım geldi aklıma.
Midilli limanında mavi-beyaz Yunanistan bayrağı karşıladı bizi. Çoluklu çocuklu kalabalıklarla sıraya girdik adaya girmek için.
Görevliler Türkçe anonslarını yaptılar kalabalığa:
– Kapıda vize alacaklar…
– Avrupa pasaportlular…
– Arabaların şoförleri…
Çağrılıp gidenler başka sıralarda beklediler.
Bir koşuşturma, bir telaş, bir heyecanla geçti saatlerimiz. Dönüşün telaşını düşünmeyi geride bırakıp, kiralık arabayla adanın yalnızlık yüklü yollarını seyre daldım. Hızla değişen, başkalaşan, yeniden şekillenen çağa ayak uydurmak.Zaman böyle değişip başkalaşırmış demek.Savaş çığılıkları olmadan da yaşanırmış . Ne güzel .
Tek derdimiz en güzel denizi bulmaktı.
– Batan güneşe doğru kulaç atmak için.
Her akşam yediğimiz ahtapottan, balıklardan, kalamardan sonra denizin bereketine hayran kaldım. Ve dedim ki:
– Karşı kıyının yemekleri de bizim yemeklerimiz gibiydi ki… Hiç yabancılık çekmedik.
Yaşanmışlıkları görmek için gittiğim arkeoloji müzesinde evlerin mozaik tabanları beni karşıladı ilk önce. Eski insanları andım. Vitrinlerde kalakalmış kullandıkları tabakları, kupaları, takıları. Mermere işlenmiş yüzler, Afrodit heykelleri. İlk günkü halleri olmasa da canlanıverecekler, sesleniverecekler gibi duruyorlar karşımda, müzenin sessizliğinde.
Böylece geçip gitti üç günlük Midilli Adası hikayemde.Darısı başka hikayelere.
Dönüşte bir kuş uçup havalandı yanımdan. Yükselip bulutlara karıştı.