Şehir kendi halinde cümbüşünü yaşarken, eski mekânlardaki “sanat eserleri” insanları bekliyor. Onların yaratıcıları herkes gibi değil; gözleri başka görür, gönülleri başka duyar. İşitilmeyen leri işitenlerdir . Yaratıcılardır. Velhasıl, başkadırlar. İşte böyle başlayalım yazıya… Ve 18.’si yapılan İstanbul Bienali’ne.
Yıllarca yaşadığım şehirde, yıllarca yapılan ,ruhuma iyi gelen “sanat etkinliklerine” ancak işi bırakınca katılabildim.Böylece de bienali üç günde tamamlayabildim. Eserler kadar mekânlar da güzeldi.
İstanbul’da bir külah fabrikası olduğunu öğrendim. Hanlardaki sergileri gezerken, kıyıya köşeye sinmiş eski zamanları da gördüm. Galata Rum Okulu’nda odalardaki eserler, merdivenlerden inip çıkan öğrencilerin ayak seslerine karıştı. Eski Fransız Yetimhanesi’nde ise zaman durdu. Kim olduğumu, nerede olduğumu unutup yıkık dökük binanın yanında kalakaldım. Ağaçlar, taşlar, tuğlalar kalmış… Sessiz sessiz, sükûtla duruyorlar oldukları yerde. Dışarıdaki uğultu bile ulaşamıyor bahçeye.
Ruhuna uygun bir yerleştirme yapmış sanatçı: Bidonların içinde, mekândakiler gibi sessiz sedasız büyümeye bırakılmış ağaçlar, bitkiler. Gece gündüz oradalar; açıkta, korunmasız.
Daha çok da bana söyledikleri sergidekilerin… Yazıma düşenler anca bu kadar.
Bienal bitmek üzere .
1 yorum:
Ruhuna sağlık arkadaşım. Görebilmek ne değerli.
Yorum Gönder