27 Kasım 2025 Perşembe

 

Eveeet SEVGİLİ BİLGİSAYAR.Word dosyalarına asılı kalan metinlerden önce sana yolladım.Sonra da sarı sayfalara gidecekler."Bunlar da nereden çıktı ?"deme.Resimler benim gördüklerim.Görüp de sonsuza kadar dursun diyerek telefonun fotograflarına sakladığım görüntüler.


“Pencereyi açtım. Sonuna kadar.Orman girdi içeri.Nasıl sevindim.Nasıl da coştu yüreğim hiç beklemediğim zamanda.Baktım ki tüm kötülükler silindi gitti dünyamdan.Tüm pişmanlıklar tüm keşkeler,tüm öfkeler,tüm nefretler;Gitti.

Ben ve benimle beraber orman kaldı.Bir de gökyüzü.Ne rahattı.Ne de güzeldi.”





BAŞKACA 

Taş yağıyor gökten;irili ufaklı.Deprem oluyor.Yer yarılıyor.Yerin dibinde kayboluyor insanlar.Garip garip kuşlar doldurdu gökyüzünü;dev kanatlı,kulakların zarını delen çığlıklarıyla.Birazdan Deccal görülecek olmalı.Sonu böyle olmayacak mıydı?

Ve böylece bağır -çağır seslerin arasında  başlayan hayat,yine bağır-çağır seslerin arasında son buldu.



18 Kasım 2025 Salı

18.İSTANBUL BİENALİ














Şehir kendi halinde cümbüşünü yaşarken, eski mekânlardaki “sanat eserleri” insanları bekliyor. Onların yaratıcıları herkes gibi değil; gözleri başka görür, gönülleri başka duyar. İşitilmeyen leri işitenlerdir . Yaratıcılardır. Velhasıl, başkadırlar. İşte böyle başlayalım yazıya… Ve 18.’si yapılan İstanbul Bienali’ne.

Yıllarca yaşadığım şehirde, yıllarca yapılan ,ruhuma iyi gelen “sanat etkinliklerine” ancak işi bırakınca katılabildim.Böylece de  bienali üç günde tamamlayabildim. Eserler kadar mekânlar da güzeldi.

İstanbul’da bir külah fabrikası olduğunu öğrendim. Hanlardaki sergileri gezerken, kıyıya köşeye sinmiş eski zamanları da gördüm. Galata Rum Okulu’nda odalardaki eserler, merdivenlerden inip çıkan öğrencilerin  ayak seslerine karıştı. Eski Fransız Yetimhanesi’nde ise zaman durdu. Kim olduğumu, nerede olduğumu unutup yıkık dökük binanın yanında kalakaldım. Ağaçlar,  taşlar, tuğlalar kalmış… Sessiz sessiz, sükûtla duruyorlar oldukları yerde. Dışarıdaki uğultu bile ulaşamıyor bahçeye.

Ruhuna uygun bir yerleştirme yapmış sanatçı: Bidonların içinde, mekândakiler gibi sessiz sedasız büyümeye bırakılmış ağaçlar, bitkiler. Gece gündüz oradalar; açıkta, korunmasız.

Daha çok da bana söyledikleri sergidekilerin… Yazıma düşenler anca bu kadar.

 Bienal bitmek üzere .


 



3 Kasım 2025 Pazartesi

İNCİR YAPRAĞINA YAZILANLAR;BİR PAZAR GÜNÜ

 Hani bir dursun dersin ya soluğunu kesen- hayat-. Sen durursun da nafile o durmaz . Hayat durmaz. Güneş durmaz. Yıldızlar durmaz. Hele bulutlar hiç durmaz. Saatleri, saniyeleri saymıyorum bile. İşte onlar hiç durmayanlardan. Sen durursun da her şey sana bakar bakar geçer gider ardından. Durmaz.

“Neden çocuk doğurmak ister insan?” diye başlamıştı hikâye.

Güzel, güneşli bir pazar günüydü. İki gece önceden esip gürleyen hava; şimşekler çakarak, gürültülerle ve şehvetle yağan yağmur yerini pırıl pırıl bir güneşe bırakmıştı.

Her zamankinin aksine gülümseyerek, kaygıdan ve korkudan uzak, hiçbir şey ama hiçbir şey düşünmeden uyanmıştı. Gülümsemeye de devam etti yatakta yavaş yavaş sağa sola dönerken.

Kocasının ameliyatlı ayağı için yaptığı süngeri yastığın kenarından tutarak:
— Hiç ağrım olmadı… Hayret.
— Sanki birileri beynimin silme tuşuna basmış gibi sıfırlamış hayatı. Ben değilim hasta olan. Onca ameliyatları, ağrıları, kederli kötü günleri geçiren… Gözyaşlarımı bitiren...
— Hayretler içindeyim.
— Neler oldu, neler oluyor böyle?
— Dualarım kabul oldu da gebe miyim yoksa?

Peş peşe sıraladı düşüncelerini, sesli sesli. İçeriden kocası:
— Yok canım, daha neler! Ne gebeliği? Şimdi sırası mı? diye sitem etti.

Sesinde bir bıkkınlık mı başlamıştı ne ? Korktuğu mu gelecekti başına? Bu duyguyu yok saydı, önemsemedi.

— İyileştim ben, dedi. Kuş gibiydi ruhu. Doldurmamıştı yıllar ağırlığını sanki.

Güneş yatağın ucundan başlayıp tüm odayı doldurdu. Komidinin üzerindeki tozu fark ettirdi. Onu da önemsemedi.

Kahvaltı hazırlamak için mutfağa giden kocasının ardından:
— Seni seviyorum. Seni çok sevdim. Seni hep seveceğim,
diye bağırmak istedi.

Sevgiyle dolan yüreğinin sesini, tüm yaşadıklarını unutup sevdiği gerçeğini haykıracaktı.

Annesinin söylediğinin tersiydi evlilikleri. Evliliğin başlangıcında annesi demişti ki:
— Senin sevdiğin değil, seni sevenle evlen.

Öğüt buydu da tutulacak gibi değildi ki… Aşıktı. Gözü dönmüştü.ilk aşık olan da kendisiydi.Çok aşık olan da.  Eh, karşılığı da vardı. Mutluydular aslında. Pek de annesinin dediği gibi ters gitmemişti işler. Sevgiliydi, saygılıydı, ve hatta şefkatliydi kocası.

Hastalığın başlarında eksik olmayan taze çiçekler her ne kadar artık olmasa da mutluydular aslında.

Şu bebek meselesi olmasa… Şu olmazsa dünyanın sonu olacak olan, varlığının temel nedeni hâline gelen mesele olmasaydı.

Türlerin devamı için değildi ki sevişmeleri. Aşktı, güzellikti, sonsuzluktu. Dünyanın yeniden yaratılmasıydı.

Ona göre de işin içinde başka şeylerin varlığını, sonu gelmez “tüp bebek” denemeleri öğretti. Amaç, varlığın korunmasıymış. Bilemedi. Sonradan öğrendi. Ve hiç hoşuna gitmedi.

Başlangıçların birinin de sonu olduğunu anlayamadı.

Dünya düzeni Adem’den beri böyleydi: “Doğacaksın, büyüyeceksin, çoğalacaksın, öleceksin.” Kodlanmış genlerin sonsuz olup gitmesin diye... Sen kara toprağa karıştığında her bir hücren, hücrendeki aminoasitlerin kaybolsa da DNA sarmalın kaybolmasın. Amaç buydu işte varlığın.

Ve Adem’den beri filozoflar kafa yorsa da, sayfalar dolusu yazsa da, sözler bitip tükenmeden söylense de aslolan buydu işte:
Üreyeceksin.

— Kahvaltıdan sonra pazara gidelim mi? Balık canım istedi bugün. Çinekop alalım, dedi kocasına kahvaltılarını yaparken. Son çaylarını da bitirmek üzere lerdi.
— Gidelim, dedi kocası. Kalabalık olmadan.

Ameliyattan beri arkadaşının annesinden kalan tekerlekli sandalye ile dışarı çıkabiliyordu nasılsa. Pazar da yakındı, yanı başlarındaydı. Ve oldum olası severdi pazarları. Ve özlemişti.

Bu bile neşelendirdi onu. Pazar yolu, pazar ,neşesini daha da artırdı. Tezgâhların rengarenk liliği  yasaklansa da satıcıların eksilmeyen nidaları, sözleri, çağrıları...

Tenhaydı pazar, tahmin ettikleri gibi. Akşam pazarının kalabalığı yoktu daha. Meyveler, sebzeler seçilmeden almayı hep sevmişti. Sabah pazarı iyi olurdu da, eh biraz da pahalı. Etiketlerin üzeri çizilip fiyatlar yenilenmemişti daha. Satıcılar henüz yorgun değildi; neşelilerdi.

— Canlı balık, canlı balık! Yeni geldi, yeni geldi! Almayan bin pişman! Almayan bin pişman!
diye ünledi tezgahtaki genç balıkçı çocuk. Ellerinde mavi renkli eldiven vardı.
— Büyük balık küçük balığı yermiş .Balık yokmuş muş .

-bizde balık çok
— Bizde küçüğü de var, büyüğü de!
— Gel, taze balığa gel!

Bir kilo çinekop alıp döndüler evlerine.

Güzel bir akşam yemeğiydi; keyifli, huzurlu. Hastalık da olmasa daha da güzel olacaktı ya, Sarılıp sıcacık  yatmak da yetti onlara.

“İkisi de biliyordu.Gelen yaklaşan bir son vardı.Üzülüyor, kahroluyor,bunalıp daralıyorlard da 

birbirlerine göstermiyorlardı.Bildikleri,duydukları,hissettikleri sonu. Her gün, her saat, her an yakınlaştıkça yakınlaşan, mutlu olmayacak sonun habercilerini görmüyor; ‘yok öyle bir şey, yok’ diyerek, görmeyerek, duymayarak, yaşıyorlardı  her doğan güneşle gelen günü.”


Gece yarısı ambulans sesleriyle uyandı komşuları. Sekiz numaradaki meme kanseri olan genç kadın hastaneye gidiyordu. Bu kaçıncıydı hastane yolları... Şifa mıydı aradığı? Şifa onun için miydi hastane koridorlarında? Ölümü kovalayan çalışanların arasında da:

“Opere metastatik meme ca. Kemik meti nedeni ile opere.”

Notuyla kabul edildi yoğun bakıma.

Neden çocuk doğurmak ister insan? diye başlamıştı hikâye.