“Neden çocuk doğurmak ister insan?” diye başlamıştı hikâye.
Güzel, güneşli bir pazar günüydü. İki gece önceden esip gürleyen hava; şimşekler çakarak, gürültülerle ve şehvetle yağan yağmur yerini pırıl pırıl bir güneşe bırakmıştı.
Her zamankinin aksine gülümseyerek, kaygıdan ve korkudan uzak, hiçbir şey ama hiçbir şey düşünmeden uyanmıştı. Gülümsemeye de devam etti yatakta yavaş yavaş sağa sola dönerken.
Kocasının ameliyatlı ayağı için yaptığı süngeri yastığın kenarından tutarak:
— Hiç ağrım olmadı… Hayret.
— Sanki birileri beynimin silme tuşuna basmış gibi sıfırlamış hayatı. Ben değilim hasta olan. Onca ameliyatları, ağrıları, kederli kötü günleri geçiren… Gözyaşlarımı bitiren...
— Hayretler içindeyim.
— Neler oldu, neler oluyor böyle?
— Dualarım kabul oldu da gebe miyim yoksa?
Peş peşe sıraladı düşüncelerini, sesli sesli. İçeriden kocası:
— Yok canım, daha neler! Ne gebeliği? Şimdi sırası mı? diye sitem etti.
Sesinde bir bıkkınlık mı başlamıştı ne ? Korktuğu mu gelecekti başına? Bu duyguyu yok saydı, önemsemedi.
— İyileştim ben, dedi. Kuş gibiydi ruhu. Doldurmamıştı yıllar ağırlığını sanki.
Güneş yatağın ucundan başlayıp tüm odayı doldurdu. Komidinin üzerindeki tozu fark ettirdi. Onu da önemsemedi.
Kahvaltı hazırlamak için mutfağa giden kocasının ardından:
— Seni seviyorum. Seni çok sevdim. Seni hep seveceğim,
diye bağırmak istedi.
Sevgiyle dolan yüreğinin sesini, tüm yaşadıklarını unutup sevdiği gerçeğini haykıracaktı.
Annesinin söylediğinin tersiydi evlilikleri. Evliliğin başlangıcında annesi demişti ki:
— Senin sevdiğin değil, seni sevenle evlen.
Öğüt buydu da tutulacak gibi değildi ki… Aşıktı. Gözü dönmüştü.ilk aşık olan da kendisiydi.Çok aşık olan da. Eh, karşılığı da vardı. Mutluydular aslında. Pek de annesinin dediği gibi ters gitmemişti işler. Sevgiliydi, saygılıydı, ve hatta şefkatliydi kocası.
Hastalığın başlarında eksik olmayan taze çiçekler her ne kadar artık olmasa da mutluydular aslında.
Şu bebek meselesi olmasa… Şu olmazsa dünyanın sonu olacak olan, varlığının temel nedeni hâline gelen mesele olmasaydı.
Türlerin devamı için değildi ki sevişmeleri. Aşktı, güzellikti, sonsuzluktu. Dünyanın yeniden yaratılmasıydı.
Ona göre de işin içinde başka şeylerin varlığını, sonu gelmez “tüp bebek” denemeleri öğretti. Amaç, varlığın korunmasıymış. Bilemedi. Sonradan öğrendi. Ve hiç hoşuna gitmedi.
Başlangıçların birinin de sonu olduğunu anlayamadı.
Dünya düzeni Adem’den beri böyleydi: “Doğacaksın, büyüyeceksin, çoğalacaksın, öleceksin.” Kodlanmış genlerin sonsuz olup gitmesin diye... Sen kara toprağa karıştığında her bir hücren, hücrendeki aminoasitlerin kaybolsa da DNA sarmalın kaybolmasın. Amaç buydu işte varlığın.
Ve Adem’den beri filozoflar kafa yorsa da, sayfalar dolusu yazsa da, sözler bitip tükenmeden söylense de aslolan buydu işte:
Üreyeceksin.
— Kahvaltıdan sonra pazara gidelim mi? Balık canım istedi bugün. Çinekop alalım, dedi kocasına kahvaltılarını yaparken. Son çaylarını da bitirmek üzere lerdi.
— Gidelim, dedi kocası. Kalabalık olmadan.
Ameliyattan beri arkadaşının annesinden kalan tekerlekli sandalye ile dışarı çıkabiliyordu nasılsa. Pazar da yakındı, yanı başlarındaydı. Ve oldum olası severdi pazarları. Ve özlemişti.
Bu bile neşelendirdi onu. Pazar yolu, pazar ,neşesini daha da artırdı. Tezgâhların rengarenk liliği yasaklansa da satıcıların eksilmeyen nidaları, sözleri, çağrıları...
Tenhaydı pazar, tahmin ettikleri gibi. Akşam pazarının kalabalığı yoktu daha. Meyveler, sebzeler seçilmeden almayı hep sevmişti. Sabah pazarı iyi olurdu da, eh biraz da pahalı. Etiketlerin üzeri çizilip fiyatlar yenilenmemişti daha. Satıcılar henüz yorgun değildi; neşelilerdi.
— Canlı balık, canlı balık! Yeni geldi, yeni geldi! Almayan bin pişman! Almayan bin pişman!
diye ünledi tezgahtaki genç balıkçı çocuk. Ellerinde mavi renkli eldiven vardı.
— Büyük balık küçük balığı yermiş .Balık yokmuş muş .
-bizde balık çok
— Bizde küçüğü de var, büyüğü de!
— Gel, taze balığa gel!
Bir kilo çinekop alıp döndüler evlerine.
Güzel bir akşam yemeğiydi; keyifli, huzurlu. Hastalık da olmasa daha da güzel olacaktı ya, Sarılıp sıcacık yatmak da yetti onlara.
“İkisi de biliyordu.Gelen yaklaşan bir son vardı.Üzülüyor, kahroluyor,bunalıp daralıyorlard da
birbirlerine göstermiyorlardı.Bildikleri,duydukları,hissettikleri sonu. Her gün, her saat, her an yakınlaştıkça yakınlaşan, mutlu olmayacak sonun habercilerini görmüyor; ‘yok öyle bir şey, yok’ diyerek, görmeyerek, duymayarak, yaşıyorlardı her doğan güneşle gelen günü.”
Gece yarısı ambulans sesleriyle uyandı komşuları. Sekiz numaradaki meme kanseri olan genç kadın hastaneye gidiyordu. Bu kaçıncıydı hastane yolları... Şifa mıydı aradığı? Şifa onun için miydi hastane koridorlarında? Ölümü kovalayan çalışanların arasında da:
“Opere metastatik meme ca. Kemik meti nedeni ile opere.”
Notuyla kabul edildi yoğun bakıma.
Neden çocuk doğurmak ister insan? diye başlamıştı hikâye.